Meryem Göktepe yazdı... Kara gözlü kardeşim, seni çok özlüyorum...

Meryem Göktepe

Aramızda iki yaş fark sorun olmadı. Birlikte büyüdük, birlikte okuduk;  birlikte ağladık ve güldük.  Çok farklı bir bağdı aramızdaki, öyle ki bakışarak konuşurduk. Metin’den söz ediyorum. Aklıma gelince burnumun direği sızlıyor.  Onu anlatmaya kelimeler bazen gerçekten yetersiz kalıyor. Nasıl, nereden başlasam derken dökülüveriyor zihnimden sayfaya bir bir.

Metin’in beklediği mektubu yazmak, her seferinde yazıya dökmenin üzerinden 25 yıl geçti.  Yaşadıklarımız ilk günkü gibi aklımda. 25 yıl önce yılbaşı akşamı birlikte olalım diye aramıştın. Önceden kararlaştırdığımız program nedeniyle buluşamamıştık. O yıllarda cep telefonu yoktu henüz. Buna rağmen gecenin ilerleyen saatlerinde arkadaşımızın evinden ulaştın bana. Konuştuk, esprilerine birlikte güldük.  "Taksim’deyiz arkadaşlarla, gelsenize" dedin. Kapatınca telefonu bir hüzün kapladı içimi. Çok sevdiğin yeğenin, kızımız Emek Su 3.5 arkadaşımızın kızı ise henüz 5 yaşındaydı. Saat gecenin 03.00’ü olmasına rağmen Çıktık Taksim’e. Zaten Cihangir’deydik. Sen ‘gel’ dersin de ben durur muydum! Seni bulmak için çıktık dışarıya ama aksilik bu ya buluşamamıştık. Çok özlemiştim oysa seni.

Bir hafta önce benden lazanya istemiştin, yapmıştım özenerek. Ama abimin hafta sonunu çocuklarıyla geçirmek isteğini kıramamış, bakkalda kalmıştın. Ne yapar, eder ara sıra beni kızdırırdın, hoşuna giderdi bana takılmak. Yine sendikanın tatil sitesinde senin için de yer ayırmıştım. Ancak yine gelememiştin, yine sana ihtiyacı olanlar vardı. Gönlümü almak için çabaladığın anlar geliyor aklıma, gözlerim doluyor.

Seninle aynı okullara gittik, benim kitaplarımla okudun, senin velin ben oldum. Hep gururlandırdın bizi. "Çok çalışkan, efendi" söylemlerini duymak beni iki kat gururlandırırdı. Sanki evlattın o an bana. Yoksulduk, köyden 2 yıl arayla  göçerek gelmiştik İstanbul’a; okuyup meslek sahibi olabilmek için. Okul sonrası tatil dönemlerini harçlıklarımızı çıkarmak için çalışırdık. Çocuk işçiydik, o zamandan bu zamana değişen ne var dersen; şimdilerde de durum farklı değil.

GAZETECİLİK TUTKUSU

 Çocukluğumuzun bayramlarında birlikte senin deyiminle “kaytarıp” bazen lunaparka, bazen de pikniğe giderdik. Biz bize ne de güzel yeterdik. Sonra ben kamu çalışanı oldum sen gazeteci. Darbe sonrası Kamu kesiminde çalışan işçilerin 1989 yılı Mart, Nisan ve Mayıs aylarında başlattıkları ve “Bahar Eylemleri” olarak bilinen protesto eylemleri 12 Eylül 1980 sonrasının ilk büyük işçi hareketi dalgası idi. Bahar eylemleri 1990'ların hak mücadelelerinin yükselişinde de önemli bir rol oynadı. İşte o yıllarda kamu çalışanları da sendika kurma çalışmalarıyla alanlardaydı. Ben kortejin içinde sen dışarıda yine yan yana yürüyorduk. Bilirdim sen beni kollardın, tıpkı benim de seni kolladığım gibi. En son 1995 yılının Aralık ayının son haftası kamu çalışanlarının Saraçhane parkındaki eyleminde kollamıştık birbirimiz. Sen tek bir eylemci kalmayıncaya kadar beklemiştin. Seninle yüz yüze son görüşmemizdi…

Gazetecilik senin için tutkuydu. Uğur Mumcu katledildiğinde yağmur altında yürümüştük. Sen o zaman Gerçek dergisinde heyecanla muhabirlik yapıyordun. Zonguldak büyük maden yürüyüşüne yine bizim sendikanın tuttuğu araçla gelmiş, bizimle dönmemiştin. Yine 1995 yılı 16-17 Haziran'da Kızılay’daki iki günlük Kamu çalışanlarının eyleminde bizimle gelip, senin deyiminle bizi ekerek başkalarıyla dönmüştün. Senin ne kadar heyecanla, severek gazetecilik yaptığına tanıklıklarımdan geçen çok kıymetli zamanlardı o yıllar.

“HEPİNİZ METİN’SİNİZ”

8 Ocak, karanlık günümüz. Bizden kopartıldığın, katledildiğin gün. Bedeninin bizden kopartıldığı, çalındığı tarih. Can kardeşim;  bizden  gidişine inanmadığım için yıllarca sen diye sana benzeyen her gencin peşinden gittim. İnanmak istemiyorum bizden gittiğine. Çoğu yaşıtlarının evlenmelerine, doğan çocuklarına bakıp, sen nasıl bir baba olurdun, yaşlanınca yakışıklılığın kalır mı diye düşündüm. Oysa sen hep 28 yaşında, dudağında gülümseyişini bırakıp gittin. Bir de annemizle sohbetin, esprili atışmalarınız halen gözlerimin önünde. Bizleri kıskandıracak derecedeydi.  Aynı odada uyurdunuz.   Saatlerce sohbet ederdiniz, geçmişten, gelecekten. Sabah sorardık, "hanginiz hanginizi uyuttu" diye.

Senden sonra annemiz bütün gazetecileri, davana sahip çıkan bütün gençleri "Hepiniz Metinsiniz" diyerek bağrına bastı. Onlar da "İnadına Hepimiz Birer Metin’iz" sloganı ile davanı sahiplendiler. İki defa sürgün edilen dava ilk günkü gibi sahiplenilerek 3 yıl sonunda, çetin bir mücadele ile sonlandı. O davaya her ayın son Cuma günü sahiplenen gazeteciler, işçiler, sendikalar, barolar, sivil toplum kuruluşları, partiler ve gazetenin sahiplenmesi sonucu sorumluları olmasa da katilleri ilk yargılanan gazeteci davası olarak kayda geçti.

Bir de "Metin Göktepe Gazeteciliği"ni yaşatmak ve genç gazetecileri teşvik için doğduğun gün olan 10 Nisan’da  Metin Göktepe Gazetecilik Ödülleri düzenlendik adına. Sen 90’lı yılların gözaltında kayıplarının da gazetecisiydin. Kayıp, dünyanın en ağır yüküdür kaybedene. 2019’un 25 Ocak günü Kızılırmak Dernekleri Federasyonu’nun Ocak ayında kaybettiğimiz gazeteciler için düzenlendiği etkinliğe katıldık sevgili Özge Mumcu ile. Canım Sultan Özer moderatördü. Senden emanet yeleğini Sultan'dan eve götürmek üzere istemiştim. Kırmızı bir poşetteydi yelek. Biz konuşmacıyken de Sevil ablaya sıkı sıkı tembihleyerek emanet etmiştim. Sonrasında kucağımdan hiç indirmemiştim.

Kısacası duygu dolu anlar yaşamıştık. Bir gün sonra eve döndüğümde annem bizdeydi. Günler ve aylar geçti. Yelek aklıma geldi. Ona bakmak, hatta havalandırmak için bıraktığımı düşündüğüm yere baktım, yoktu! Evin altını üstüne getirdim, yoktu… Sevil ablayı, Sultan'ı, o gün görüştüğüm kim varsa aradım; yok, yok, yok. Metin'in kazağını İzmir Basın Müzesi’ne verirken de çok kötü hissetmiştim.  Ancak bu daha başkaydı. Sanki Metin’i yeniden kaybetmiştim.  Sultan, “Keşke bende kalsaydı” diye hayıflandı, Sevil abla çokça teselli etmeye çalıştı. Bir an olsun aklımdan çıkmıyordu.  Dernek arandı, bindiğim taksi durağı, metro, havaalanı; adım attığım her yer arandı, soruldu. Maalesef, yoktu. Kayıp, dünyanın en ağır yükü.

Bir sonraki yıl 8 Ocak'ta Metin'e gittiğimizde İkbal abla çantasını getirmişti. Sarılıp, Metin’in yeleğini kaybettim, sahip çıkamadım diye ağladım hüngür hüngür. İkbal ablanın abisini kaybetmesinin acısı içinde olduğunu bir an unutmuşum, utandım. Kayıp dünyanın en ağır yükü. Evde bakmadığım hiç bir köşe kalmamıştı. Günlerce kafamda nerelere gittiğimi, nerede nasıl bırakmış olabileceğimi düşündüm. Eve geldiğimde nereye bırakmış olabileceğimi düşünüp, tekrar tekrar aradım. Bıkmadan aramalarım sonuç verdi. Yeleği evde buldum! Bulduktan sonra hatırladım. Annemin görmemesi için bir bohçaya koyup bazanın altına itinayla bırakmıştım.  Sonra düşündüm Metin’in de haber takibi yaptığı, kayıp çocuklarının bir mezarı olsun diye bu ülkede günler, aylar ve yıllarca oturma eylemleri yapan anneler var.  Bu ülkede Elmas Anne, oğlu Hayrettin için çiçeklerle donatacağı bir mezara bile hasret gitti. Berfo Anne, Zeycan anne, Kiraz Şahin ve pek çok kayıp yakını gözü açık gitti. Öyle zamanlar oldu ki kendi acımıza üzülmek zul geldi kayıp yakınlarının acısı yanında. Bu topraklarda kayıplar memleketin  kaderi olmasın diye gayret  eden, karanlığa bir mum yakmaya çalışanlar geçmişten günümüze seslerini duyurmaya devam ediyor.

ACI BİRİKTİRMEK

1909 yılından, ilk öldürülen  Gazeteci olan Hasan Fehmi Bey’den günümüze Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ( TGC)  verilerinde 63, Çağdaş Gazeteciler  Derneği (ÇGD) verilerine göre ise 82 gazeteci katledildi. Eğer korkacak, saklayacak bir durumu varsa karanlığın, aydınlığı yok ederek kurtulmaya çalışır. Bu sebepledir ki hedef halkın doğrulara ulaşmasına engellemektir.  Şimdilerde sokakta, işkencede kaybetmiyoruz neyse ki sizleri. Ancak yüklü miktarlarda para cezalarının yanı sıra yıllarca hapis cezaları ile tutsak edilerek susturuyorlar. Sen gideli öyle çok acı yaşadık ki, yazsam kitap olur. Adı da “Acının  Kitabı” olurdu. Çocuklar öldü, kaçak yolunda. Kendi topraklarında  bombalandılar. Bir anne kızının cesedini kokmasın diye buzdolabında sakladı.  Sokak ortasında cenazesi günlerce sokakta bekletilen Taybet anayı da unutamadık. Çocukları annelerinin cesedini alabilmek için bir hafta uyumadı. Saymakla bitmiyor ki. Suruç’ta 33 düş yolcusu, çocuklara oyuncak ulaştırmak istiyordu, intihar saldırısı ile gençliklerinden koparıldılar. Emek  Barış ve Demokrasi Mitingi için Ankara’da toplanan binlerce insanın üzerine salınan canlı bomba 103 insanımızın canını aldı. 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü aynı zamanda Onat Kutlar’ın ölüm yıldönümü. Takvim yaprakları ne yazık ki pek çok acıyla dolu. Ancak Ocak ayı Uğur Mumcu, Hrant Dink, Muammer Aksoy, Metin  Göktepe ve hemen sonrasında Abdi İpekçi ‘yi yitirdiğimiz ay. Senin gidişinden sonra her Ocak ayında daha da  çok üşüyorum. Bunca karanlık içinde umudu da büyütüyoruz.  Mesela en çok da kadınlar. Her gün öldürülüyoruz. Öldürüldükçe daha da çoğalıyoru, hesap soruyoruz. Kadınlar  demişken Ursula K. Le Guin'den Unutulmaz sözlerinden biri geldi aklıma: “Eğer bir nesil cehaletin mutluluk olduğunu sanarak yetişirse, bir sonraki nesil cehaletini bile fark edemeyecektir.” 

Gerçeğin sesi kardeşim; seni unutamıyoruz ve çok özlüyoruz. Senden önce ve sonra düşenlere, gerçeğin peşinden gidenlere selam olsun.  Senin seslenişinle MERİK…