Ali Topuz yazdı.. Madem işler kötü, haydi işbaşına!

 

Ali Duran Topuz

İşler kötü. Medyada işler daha da kötü. Sadece Türkiye’de değil bütün dünyada işler kötü ve yakın ufukta kötüye gidişi değiştirecek bir alamet görünmüyor.
Bu kötülüğü anlatmak için çeşitli fikirler, kavramlar, yaklaşımlar geliştiriliyor gün be gün, anlaşılan daha da geliştirilecek. Fransız düşünür Virilo, daha dijital devrim çağına girmeden enformasyonun bir tür savaş silahı olarak bütün sınırları, hadleri aştığını belirten bir başlıkla konuyu ele almıştı: Enformasyon bombası.
Kötüye gidişin bir yanı, bildiğimiz gibi, ekonomik ve siyasi egemenlerin yeni teknolojilerin de yardımıyla enformasyon üretme ve yayma mekanizmalarını hem tek tek ülkeler bazında hem de küresel planda bir tür tekele çevirmelerinden kaynaklanıyor.
Kötüye gidişin ikinci yanı, bu birinci kötü niyetli ve açıkça sınıfsal, çıkara dayalı kötücül mekanizmaları daha da güçlendiren dijital devrimle üst üste gelmesinden kaynaklanıyor. Yani teknolojik bir devrimle siyasal bir tür karşı devrim dünyanın ve ülkelerin son 30-40 yılını domine etti, etmeyi de sürdürüyor.

TOPLUMSAL ÖRGÜTLENME ÇÖKERTİLDİ
Dijital devrime gelmeden, karşı devrim hakkında birkaç gözlemi daha tekrar etmek isterim, gözlemler orijinal olduğu için değil, daha sonra söyleyeceklerime zemin oluşturacakları için duyduğum bir istek bu, malumatfuruşluk boyutu için peşinen özür dilerim. Konvansiyonel medya, yani dijital öncesi kitap, dergi, gazete, radyo ve televizyondan oluşan büyük kümenin tekelleşmesi, sadece bilgisel içerik üretim ve dağıtım tekeliyle oluşmamıştı, aynı zamanda bütün bu alanlarda üretim yapan kişi ve grupların haklarını araması, dönüşümde etkili olması için elzem olan örgütlenmelerinin kasti tasfiyesiyle atbaşı gitmişti o süreç. Başta sendikalar olmak üzere her türlü meslek örgütlenmesi, mesleğin işini daha iyi yapabilmesi gerekli diğer toplumsal örgütlenme ve dayanışma ağları ve mesleğin temel bilgilerini tartışan akademik ağ bu karşı devrim sürecinde ya yozlaştırıldı, ya etkisizleştirildi. Üstelik sadece ekonomik imkanlar kullanılarak yapılmadı bu, Türkiye’de 12 Eylül faşizmiyle örneğini çok iyi bildiğimiz askeri, polisiye ve adli güçler devreye sokularak yapıldı. Güç dengesi ve hakimiyet ilişkileri ekonomik ve siyasal gerici egemenliklerdeyken üstüne bir de dijital devrim eklendi. Ahlaki olarak değil belki ama medya alanındaki temel öğelerin köklü değişimi anlamında gerçek bir devrimdi bu. Bugün bu ikili buluşmanın, “enformasyon bombası” lafında belirtilen kasti öğe ile “enformasyon yağmuru” veya “bilgi seli” türü ifadelerle belirtilen maddi dönüşüm öğesinin buluşmasının tam ortasındayız.

ARTIK HERKES OKUR VE HERKES YAZAR
Dijital dönüşümün büyüklüğünün ve etkisinin öngörülemez yanlarını her gün yeniden tecrübe ediyoruz; bu öyle etkileyici bir dönüşüm ki tarihte yazının icadı, alfabenin icadı, kağıdın icadı, matbaanın icadı, buharlı makinenin icadı gibi büyük devrimsel anlarla kıyaslasak yeridir. Nasıl ki matbaa ile buharlı makinenin buluşması bilgiyi “knowledge, bilgi” ve “information, malumat” olarak güçlü biçimde ikiye böldü, okur ve yazar denilen iki ayrı kategoriyi yarattı, bugünkü dönüşüm de bu türden köklü bir değişikliği anbean işliyor. Rahatlıkla söyleyebilirim ki matbaanın ve buharlı makinenin meyvesi olan gazetecilik, silisyumun ve düşük akım elektriğin meyvesi olacak yeni yöne doğru gidiyor. İlk gözlem olarak, nasıl ki matbaa zorunlu eğitimin de katalizör etkisiyle okur ve yazar diye iki ayrı kategori üretti, dijital dönüşüm bugün bu iki kategoriyi altüst ediyor: Bugün artık herkes okur ve aynı herkes yazar olarak boy gösteriyor dijital okyanusta. Üstelik, nasıl ki matbaa milliyetçiliği de üretip güçlendirmişti, dijital dönüşüm de bugün milliyetçiliği katbekat kötüleştiren türlü çeşit nefreti körükleyip duruyor.

TÜRKİYE YALANIN EGEMENLİK LEHİNE SİSTEMATİK KULLANIMINDA LABORATUVAR
“Enformasyon”un gazetecilikten üreyen kaide ve kuralları artık sadece gazetecilerin değil, özel şirketler, STK’lar, tüm kamu kurumları ve devletlerin seri üretimine bağlanmış durumda; bu kadar çok aktörün bu kadar çok üretim yapması, enformasyon bombardımanının yağmur gibi, sel gibi her yeri kaplamasına yol açıyor. Siyasal egemenlikle atbaşı giden ekonomik egemenlik, büyük sermayenin enformasyonu bir tür savaş silahı olarak kullanmasını getirdi, klasik akademiler bu iki gücün plan ve baskılarıyla baş edebilmiş değil. Olan biteni, gazetecilik alanındaki örgütsüzleştirme ile birlikte ele alırsak, manzara hiç de iyi görünmüyor. Kötülük, alanı analiz etmek için icat edilen “post-truth” teriminde de açıkça görülüyor: Aslında, yalanın egemenlik lehine ve enformasyon üretim protokollerinin hepsinin kötüye kullanılmasıyla sistematik hale getirilmesinden bahsediliyor, daha azı ya da daha fazlası değil.
Türkiye, bu çerçevede dünyadaki değişim ve gelişmelerin dışında bir alan değil, fakat Türkiye dünyadaki kötüye gidişin önemli laboratuvarlarından biri haline gelmiş durumda; ABD’nin sabık başkanı Trump’un Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı açıkça taklit etmesinin sebebi buydu: İkinci Dünya Savaşı sonrasında adım adım güçlendirilen neoliberal güçler ağı, medyayı tekelleştirme ve mesleki-toplumsal direnç odaklarını etkisizleştirmeyi başarırken, en çok yatırım yapılan ülkelerden biri olan Türkiye’de elde edilen sonuçlar “en ileri burjuva demokrasilerinden” ABD’de bile taklit edilecek kadar başarılı görünmüş olmalı. Ne Türkiye bir kazayla bu hale düştü ne de Trump bir kaza sonucu ABD’nin başına geldi. Bazı Batı Avrupa ülkeleri hala nispeten iyi durumda görünüyorsa, toplumsal ve mesleki-sınıfsal direniş odaklarının, yani akademisinden sendikasına meslek örgütlerinden toplumsal örgütlere kadar tarihsel miras niteliğinde geniş ve güçlü direnç odaklarına sahip olduğu içindi. Fakat o odaklar güçleniyor görünmüyor, onlar da zayıflıyor günbegün. Bu nedenle Türkiye Batı Avrupa’nın gerisinde kalan, geçmişe ait bir yer değil, onların geleceği de olabilecek bir deneyimin yaşandığı yer.

DİJİTAL DÖNÜŞÜM YENİ MÜCADELE İMKANLARI DA YARATTI
Bu kıyamet manzarasını umutsuzluğa kapıldığım için çizmedim, çünkü bu manzaranın kendisi aslında manzaraya yol açan, manzarayı üreten güçlerin hem tek tek ülkeleri hem de toptan dünyayı nasıl bir karanlığa götürdüğünü ortaya koyuyor olmakla, bu güçlere karşı direnme geleneğinin hem tarihsel önemini hem de aciliyetini davet ediyor. Çünkü bütün dönüşümlere, değişimlere rağmen, temel durum ve normlar değişecek değil: Örgütsüzleştirme buna yol açtığına göre örgütlenme ısrar ve inadından vaz geçemeyiz. İki anlamıyla da bilginin tekelleşmesi buna yol açtıysa anti-tekel mücadelenin önemini unutamayız. Meslek kurallarının kötüye kullanımı basit bir rutin haline geldiyse, kurallara bağlı çalışmanın değerini ıskalayamayız. Dijital dönüşüm sistematik bir tür karşı devrimle zaten yozlaştırılmış olan konvansiyonel medyaya yol açtıysa, buna karşı hamle yapabilecek alanların da oluşmasını sağladı. Türkiye’de bunun çok iyi pozitif örnekleri var: Bianet, artigercek, Diken, T24, Medyascope, Sendika.org ve Gazeteduvar gibi dijital, Yeni Yaşam, Evrensel ve Birgün gibi konvansiyonelden gelip dijitalde de mücadelelerini sürdüren yapılar “konvansiyonel” dönemdeki benzer bağımsız yayıncılık deneyimlerine göre çok daha ciddi bir etki üretmeyi başarabiliyorsa, dijital dönüşümün taşıdığı felaket potansiyelinin yanı sıra mücadele imkanları da getirdiğini kabul etmek gerekir. Kürt medya mücadelesi, sol-sosyalist arayışlar, anarşist ya da anarşizan girişimler, feminist mücadele ile başlayıp bugün LGBTİ+ ile devam eden cinsiyet eksenli mücadeleler de dijital imkanları küresel ve yerel gerici heyulalara karşı etkili biçimde kullanıyor. Hem işi evrensel normlara uygun kural ve kaideler ekseninde yapma mücadelesinden hiç vazgeçmemek hem de örgütlenme çabalarını dijital dönüşümün mümkün kıldığı imkanlar eşliğinde güçlendirerek yürütmekten başka yol yok. Varsa bile o yol ancak bu mücadelenin geleceğinde kendisini gösterecektir, yani mücadelenin sürmesi koşuluyla bulunabilecek bir yoldur.
İşler kötü mü demiştim? Madem işler kötü, o halde hiç durmadan çalışmak ve mücadele etmek gerek, kaybedecek vaktimiz yok hiç.