Nasıl gazeteci olunmaz - 1

Ertuğrul Mavioğlu

Gazeteciliğe 1985 yılında Hürriyet gazetesinde stajyer muhabir olarak başlamıştım. Yaşım 24’tü ve gerçeği soracak olursanız çıraklık çağını çoktan geride bırakmış olmam gerektiğini ben de biliyordum.

Ama kendi kuşağımın pek çok genci gibi mazeretim vardı. Hayatımızın orta yerine bodoslama 12 Eylül cuntası girivermişti.

Az buz bir olay değildi.

Olup bitenlere dair kulaktan kulağa yayılan söylentilerin içinde eksik vardı, fazla yoktu. Evet, insanlar ellişer yüzer işkence görüyor, üçer, beşer katlediliyordu.

O kanlı cunta yılları yalnızca beni değil aslında bütün memleketi geç bırakmıştı. Koca ülke özgürlük dersinde devamsızlıktan sınıfta kalmışken benim kaybettiğim yılların ne önemi olabilirdi ki?

Evet, bilimsel, düşünsel, kültürel, insani düzlemde aklınıza ne geliyorsa her konuda geriye düşmüş, zorbalıkta ise epeyce ileri gitmişti ülke. Bir aralar nasıl “ileri demokrasi” deniliyorsa, o zamanlar da “demokrasiye geçiş” deniyordu yaşadıklarımıza ve bu berbat durumdan basın da azade değildi.

Her 24 Temmuz günü sansürün kaldırılışının yıldönümü kutlanmaya devam etse de; “Basın hürdür, sansür edilemez” sözü altın varaklı harflerle bir yerlerde yazılı dursa da, bu ceberut yönetim, kimyası gereği tüm toplumu olduğu gibi basını da zapturapt altına almıştı.

Basında 12 Eylül sonrasında başlayan yeni süreç, üç aşağı beş yukarı benim gazetecilik mesleğine ilk adımlarımı attığım yıllara denk geliyor.

O nedenle kendimi biraz şanslı hissediyorum. Bugünlerin moda deyimiyle büyük fotoğrafı görmek için ne arşivde saatler öldürmem ne de tanıkların peşinden koşturmam gerekiyor.

Tüm bu süreci bizzat yaşadığım için her ayrıntı hafızamın bir köşesinde durmakta.

Ne meslek kutsal ne de bu işi yapanlar sütten çıkmış ak kaşık

Bu yazı ve belki sonraki birkaç yazıda, 1980’den günümüze farklı dönemlerde, tersine bir bakışla “nasıl gazeteci olunmaz?” sorusuna yanıtlar aramayı hedefliyorum.  

12 Eylül 1980 faşist Evren cuntasının basında da bir kırılma yarattığına çok eminim ve bu dönem öncelikle anlatılmalı. Aksi halde bugünün karanlığına bakıp geçmişi aydınlık sanma eğilimi, farkında olmadan hepimizi zehirliyor.

Ayrıca somut gerçeklikten uzaklaştıkça insan, sanki bu iş çok kutsalmış da hep dış baskılarla bozulmuş gibi bir hisse kapılabiliyor.

İşin aslı, ne meslek kutsal ne de bu işi yapanlar sütten çıkmış ak kaşık.

Burada bir parantez açalım.  İçine girmedikçe asla anlayamayacağınız, oldukça grift ve karanlık yönleri olan ve bazen çok zevk alıp bazen de asla midenizin kaldıramadığı ilişkilere şahit olmak zorunda kalabileceğiniz tuhaf bir meslek bu...

İrdelemeye çalıştığınız karmaşık yapının taşlarını yerli yerine oturtmazsanız eğer, zaman içinde büyüsüne kapılıp öylesine bağımlı hale gelirsiniz ki, tıpkı eroinmanlar gibi kurtulmak isteseniz de başaramayabilirsiniz.

Eskiler “mürekkebin kokusunu hissetmek” derlerdi buna. Yeni basılmış gazeteyi burnuna yaklaştırıp içine çekenlerin duyduğu hazzı ve bağımlılığı anlatırdı bu söz.

İşte bu hazzın esiri olursanız çok fena; bazen gazeteciliğin ideolojik bir iş olduğu gerçeğini bile gözden kaçırabilirsiniz. Gardınız düşer, o güne kadar “rağmen” yaptıklarınızı yapamaz olur, çarkın herhangi bir dişlisi haline gelirsiniz. Ve o çark pek fenadır, öğütür insanı.

Parantezi kapatıp devam edecek olursak, dün ile bugün arasında hissettiğiniz farkların sizin kavrayış düzeyinizle doğrudan bağlantılı olabileceğini de hesaba katmanız gerekir.

Geçmişe özlem, o yıllardaki saflığı aramanız, genellikle bir zamanlar işlerin çok düzgün yürümesinden kaynaklanmıyordur. Sadece bazen tutunacak bir dal bulamazsak, geçmişe sarılırız, hepsi bu. 

Hepimizin başına gelmiştir: İnsan yaşadığı andan duygusal olarak uzaklaştıkça geçmişe yakınlık duymaya başlar. Çoğu kez de yakın hissedilen geçmiş, yamyassı durumdaysa da düzeltilmiş, yoldan çıkmış bile olsa rayına sokulmuş, yanlışları doğrularla ikame edilmiş ve nihayetinde yeniden üretilmiş bir hayalin temsilcisi olur.

Son söylemem gerekeni şimdiden söylemek konusunda içimde bir hayli yakıcı bir istek duyuyorum: Hayır arkadaşlar! Medyada bugün her şey dünden çok daha kötü durumdaysa da, dün bugünden daha iyi durumda değildi.

Ya da kestirmeden yürüyüp, “al birini vur ötekine” mi demeliyim?

O yüzden bugün yaşananların üzerine “12 Eylül’den bile beter” yaftası yapıştırma kolaycılığından uzaklaşarak bütün bu süreç boyunca olup bitenleri yerli yerine oturtmaya çalışmak bana daha makul geliyor.

Medyada bugün yaşananlara kendimi hiç mi hiç yakın hissetmediğim bir sır değil. Ama bu, geçmişe yakın olduğum anlamına da gelmiyor.

Biraz bu mesleğe yeni başladığımda soluduğum atmosferden söz etmenin, duruma anlam katmak açısından yararlı olacağını düşünüyorum.

Cümleye “soluduğum atmosfer” diye başlamam tesadüf değil. O yıllarda epeyce kendi dışımda gördüğüm bir şeyden, gazetecilikten bahsediyorum çünkü.

Bana çok yabancı gelen, “Ne işim var burada?” diye sık sık sorduran,  hemen terk edip gitme isteği uyandıran bu ortamın aslında ne kadar da öğretici olduğunu epey sonra fark ettim.

'Kotla, botla habere gidemezsiniz'

Hürriyet’te geçirdiğim yaklaşık altı ay, bu mesleği doğru bir şekilde yapabilmek için neleri yapmamam gerektiği konusunda ciddi derslerle doluydu. Bu nedenle öncelikle “Türkiye Türklerindir” gazetesine şükran borçlu olduğumu belirtmeliyim.

İstihbarat şefi, biz yeni stajyerleri toplamış, ilk gün, “Ceket, gömlek giyip kravat takmak zorunlu” diye söze başlamış ve şöyle devam etmişti:

“Hürriyet muhabiri kılığına kıyafetine dikkat etmeli. Öyle kotla, botla işyerine ya da habere gidemezsiniz. Emin olun bunun karşılığını da alacaksınız. Hürriyet’ten geliyorum deyince başkalarıyla kıyaslanmayacak derecede önemseneceksiniz.”

Ama yeni stajyerlere asıl eğitimin Rıfkı babadan geldiğini de hemen fark etmiştim. Benim tanışmamın üzerinden 11 yıl geçtikten sonra yani 7 Ocak 1996’da rahmetli olan Rıfkı Kadam’dan söz ediyorum.

“Hürriyet muhabiri girdiği yeri kurutup öyle çıkmalı” diye konuşmaya başlar, arada bir telsizdeki harareti ölçüp konuşmasına fasıla verip ardından devam ederdi: “Cinayet mahalline mi gidiyorsun? Vesikalıklara kadar, aile albümlerine kadar ne kadar fotoğraf varsa toplayıp öyle çıkacaksın. Kurbanın, katilin, akrabalarının, kimin fotoğrafı varsa hepsini alacaksın. İcabında çerçevelerin içini bile boşaltacaksın. Bir tane aldım, ya da fotoğrafın üzerinden fotoğraf çektim demek olmaz. Kurutacaksın ki rakip gazetelere hiçbir şey kalmasın.”

Rıfkı Kadam tam olarak dönem gazetecisiydi. Telsiz dinler, olayları oturduğu masadan, yapılan anonslar sayesinde çıkarır, haberi yakalar, telefonla teyit edip önündeki kağıda yazar ve hemen istihbarat şefinin kapısına dikilirdi.

Bir cinayet mi işlendi? Bir yer mi soyuldu? Yangın mı var? Olay mahalline sevk edilen ilk polis ekibiyle neredeyse aynı anda Rıfkı Kadam da gazeteden bir ekibin yola çıkmasını sağlardı.

Yanından çok insan gelip geçmişti. “Bir kere anlatır, ikinci kez tekrarlamam” derdi. Kimsenin kimseye hiçbir şey öğretmediği bir ortamda anlattığı her cümleye kıymet verilsin isterdi.

“Her gazetecinin bir telefon fihristi olmalı” derdi mesela ve devam ederdi: “O fihristi kimseyle paylaşmamalısın, yok öyle hazıra konmak. Herkes ulaşmak istediği kişinin telefonunu kendisi bulacak. Burada hep beraber bir gazete çıkarıyoruz değil mi? Yok öyle değil, aslında herkes kendine çalışıyor. Haberin üzerinde nal gibi imzası olsun istiyor. Ne kadar haberi manşet olur, birinci sayfadan girerse o kadar büyür bu meslekte. Herkes bunun için uğraşıyor. Sana kendi telefon fihristini gösterir, içindekileri paylaşırsa kendisine ne kalacak? Gazetenin birinci sayfası hepi topu sekiz sütun. Bir sütun ona, üç sütun başkasına gidecek”

Rıfkı baba kulağının tekini telsizde tutup, anlattıkça anlatırdı. Mesleğe dair püf noktaları vermek, koca gazetede sadece Rıfkı babaya has bir davranış biçimiydi. Muhtemelen “herkes boynuz kulağı geçmesin” derdine düşmüş, usta çırak ilişkisinin önemini unutmuştu.

Bir gün, “sende bir iş var ama çözemedim” dedi, yüzüme manalı bir bakış fırlatarak. “Dinliyorsun beni farkındayım, çok da efendisin. Ama kafanda bambaşka şeyler dönüyor. Bunu hissedebiliyorum” dedi ve sustu. İmalı değildi, laf filan da sokmamıştı. Sadece merak etmiş, o yüzden böyle söylemişti.

Mesai arkadaşından bilgi saklamak

Gazeteciliğe dair uzun yılların deneyiminden süzdüklerini anlatıyordu belki ama gerçekten de pek çok şey aklıma yatmıyordu.

Örneğin cinayet mahallinden yani başka bir açıdan bakıldığında düpedüz cenaze evi olarak görülmesi gereken bir mekândan, hatıra niteliğindeki bütün fotoğrafları alıp götürme hakkını nasıl kendimizde görebilirdik?

Mesai arkadaşınla bilgi paylaşmamak, telefon fihristini herkesten kıskanmak da neyin nesiydi?

Kimseye yardımcı olmamak, her koyun kendi bacağından asılır diyerek basit bir destekle her şey yoluna girecekken, insan bunu başkalarından nasıl esirgemeyi düşünebilirdi?

Ama bir yandan da o dönemde alaylı ve mektepli ayrımı gazeteciler arasındaki en büyük çatışma alanlarından biriyken, herkesin birbirinden en ufak bilgiyi dahi kıskanması gayet anlaşılır bir bireysel rekabete işaret ediyordu.

Ben mektepli sayılıyordum. Mekteplilerin varlığı, alaylıları ciddi bir biçimde rahatsız ediyordu. Onlara göre okulda bir şey öğrenilmezdi. Asıl bu mesleğin yükü hayat üniversitesini bitirenler tarafından çekiliyordu zaten. O yüzden suyun başını tutmuş bütün bu alaylı takımı, bizi işin dışında tutmak için ellerinden geleni artlarına koymuyorlardı. Yine de en kızgın çekişme, bir gazetecinin hem kendi çalıştığı gazetede hem de diğer gazetelerdeki gazetecilerle girdiği rekabetin üzerinde dönerdi.

Bugüne kıyasla hayatın oldukça ağır aktığı o dönemde rekabet, hiç kuşku yok ki temel motivasyon kaynağı olmuştu. Düşünsenize uzaktaysanız haberi ulaştırmak bile başlı başına büyük bir işti o zamanlar. Ankesörlü telefon ve cebinizde taşıdığınız jetonlar en önemli dostunuz olurdu kimi zaman. Haber uzunsa ve tek jetonunuz varsa vay halinize. Üstelik gazeteyi aradığınızda karşınızda haberi alacak birilerinin de olması şarttı. Fotoğrafı gazeteye yetiştirmek ise başlı başına önemli bir meseleydi. Geç gelen bir haber ya da fotoğraf için ertesi güne kalsın diyemezdiniz. Ertesi güne kalırsa o artık bayat haber haline dönüşür ve sarf ettiğiniz bütün emek heba olurdu.

O yüzden gazeteye mutlaka dönmeniz gerekliydi. Karanlık odaya girmeli, filmi kesmeliydiniz. Filmi keserken asla ışık açmamalı, o tekniği öğrenmiş olmalıydınız.

Bilgisayar uzaktan baktığımız ve ne işe yaradığını henüz çözemediğimiz tuhaf kutulardı. Haber daktiloyla yazılır ve sayfaya girinceye kadar epey zahmetli aşamalardan geçerdi. Yapılan işte, dizgicisinden, grafikerinden, pikajöründen, filmcisine, montajcısına kadar çok insanın emeği olurdu. Ulaştırma çok mühimdi, matrislerin bölgelere yetişmesi için uçak saatlerinin kaçırılmaması önemliydi.

O yüzden habere ilk ulaşan olmak, haberin daha iyi değerlendirilme ihtimalini artırırdı. Aynı zamanda da başkalarını atlatmak da tatmin edici bir diğer olumlu puan olarak hanenize yazılırdı.  

Daha öncesini pek bilmiyordum ama her dönem habere hızlı ulaşmak önemli. Ama o dönemin meselesi sadece hızlı gitmeye çalışmak değil, her şeyi herkesten kıskanıp bireysel oynamayı teşvik ediyordu ki, insandaki bu tür dürtüler mantığımı epeyce zorluyordu.

Üstelik paylaşımdan kaçmanın, bireyciliğin teşvik gördüğü “12 Eylül sonrası dönem” ile bağlantısının olduğuna inanıyordum.

Kaşeli oldum, başıma bela oldu

Tüm bunlar yaşanırken, bir aylık stajyerlik sürem göz açıp kapayıncaya kadar tamamlandı. Tasımı tarağımı toplayıp, staj belgemi de alarak gitmeye hazırlanırken şef odasına çağırıp “burada çalış” dedi.

Kabul ettim. Stajyerlikten kaşeli muhabirliğe terfi etmiştim. Öyle boru değil, Hürriyet muhabiri olmuştum ve artık para da kazanacaktım.

Kaşeli muhabirler olarak her ay istihbarat şefinin yazdığı kadar para alıyor, karşılığında da vergi dairesinden onaylanmış makbuz koçanından bir yaprak veriyorduk. İlerde bu makbuzların başımıza bela olacağından haberdar değildim. Her ay sonunda yazılan para makbuz koçanından bir sayfa daha eksiltiyordu. Yıllar sonra vergi dairesi peşime düşünce dank etti. Meğer bu kazançlar için beyanname vermek, vergi ödemek gerekiyormuş. Vergi dairesinin peşime düştüğü yıllarda cezaevinde olduğum için bu sevimsiz durumla babam uğraşmıştı.

Her neyse, o günlere dönersek, muhabir makbuzu vergi numarasının, isminin filan kazılı olduğu bir kaşeyle mühürlüyordu. Kaşeli muhabir lafı, makbuzun altına vurulan işte bu mühürden geliyordu.

Kaşeli muhabirlik, bab-ı ali patronlarının gazeteciyi kadrolu çalıştırmamak, dolayısıyla sigortasını ödememek için bulduğu bir yöntemdi.

Şef odasına çağırır, memnuniyetinin ifadesiymiş gibi “sana yazdığım parayı kimseye söyleme” diye fısıldardı. Hemen hemen bütün muhabirler, muhtemelen bu sözü takdir olarak algılar şefin öğüdünü tutup kendisine yazılan paranın ne kadar olduğunu kimseye söylemezdi.

Üstelik kimin hangi koşullarda çalıştığını da kimse bilmezdi. Üstelik gazetede o zamanlar Türkiye Gazeteciler Sendikası örgütlüydü ve bu açık emek sömürüsüne ilişkin müdahalede bulunduğunu sadece ben değil hiç kimse duymadı.

Ama diğer yandan herhangi bir düzenli işte çalışıp ilerde emekli olmak gibi hayallerim olmadığı için kaşeli muhabirlik pek umurumda değildi. O nedenle basındaki derin sömürüyü fark edip buna karşı mücadele etmek gerektiğine ilişkin fikirlerimin gelişmesi daha sonraki yıllara rastlar.

Haberlere ilişkin ise gözlemlerim ve elbette ki çok ince bir eleştiri süzgecim vardı. Birinci sayfada tercih edilen başlıklar, cuntanın demokrasiye geçiş süreci adını koyduğu yalanlar manzumesini alkışlamaktan ibaretti ve Özal iktidarına karşı tutumu da tarif ediyordu.

Özal özelleştirmeciydi, Hürriyet de özelleştirmeciydi. Özal patroncuydu, Hürriyet de patroncuydu. Özal teröristlere düşmandı ve Hürriyet de aynı çizgideydi ve özellikle cezaevlerinde yatanlar mevzubahis olduğunda düpedüz faşistti.

Hürriyet Özalcıydı ama ordu her zaman gazetenin gözbebeğiydi. Askerden bir açıklama gelirse, bu dünyanın en önemli haberi muamelesi görürdü.

Ekonomi sayfaları başarı öyküleriyle doluydu. Büyük şirketler o zaman da dokunulmaz alanların başında gelirdi.  

Bir keresinde Altın tavuk adlı bir firmanın nasıl yumurta spekülasyonu yaptığına ilişkin bir haber hazırlamıştım. Haddimi ziyadesiyle aştığımın farkındaydım ama yine de ne olacağını görmek istiyordum. Basında bir gelecek beklentim olmadığı için altı üstü her ay ödenen çerez parasından mahrum kalırdım ki, zaten parayla pek ilişkim yoktu.

Haberi şefe götürdüm. Şöyle bir yüzüme baktı, “Altın tavuk’un Simavilere ait olduğunu bilmiyor musun?” diye sordu. Biliyordum tabii, “haberde yazılı” diye yanıt verdim. “O zaman bu gazetenin Simavilere ait olduğundan haberin yok herhalde” dedi ve bıyık altından güldü. Onu da biliyordum elbette ve böylesi bir durumda ne söyleyeceğimi çoktan kurmuştum. Kelimelerin üzerine basarak konuştum: “Gazeteci, prensip olarak yolsuzluğun, usulsüzlüğün üzerine gitmeli. Yolsuzluğu yapan kendi patronu bile olsa yazmaktan çekinmemeli.”

Şef yanıt vermedi. Suratı kızarmış mıydı, yoksa bana mı öyle gelmişti, bilmiyorum. Poker suratlı biriydi, mimiklerinden pek bir şey anlaşılmazdı. Ama haberin yazılı olduğu kâğıdı aldı, yüzüme bakmaya devam ederek avucunda yuvarladı ve masasının altındaki çöp kutusuna attı. Ben de arkamı dönüp odasından çıktım. Benimle birkaç gün tek kelime bile konuşmadı. Habere de göndermedi. Masamda oturup mesai saatinin bitmesini beklerken, yarım kalan kitaplarımı bitirdim. İyi oldu. 

O zamanlar mobbingin sadece adı bilinmiyordu yoksa tıpkı şimdi olduğu gibi işyerlerinde masaların arasında dolaşır, aykırı davranış gösterenleri hizaya sokmak için elinden geleni ardına koymazdı.

Polis izleyemediği toplantının kaydını Hürriyet'ten aldı

Polis o zaman da bülten dağıtırdı. Rıfkı Kadam gibi telsiz dinlemeyen muhabirler bir önceki gün hangi saatlerde hangi semtlerde kaç cinayet işlendiğini, yangın çıkıp çıkmadığını, meydana gelen trafik kazalarını bu bültenler sayesinde öğrenirdi.

Bizzat tanık olduğum olaylar gazeteciliğin bazen ne alçak bir meslek olabildiğine ilişkin öğretici derslerle doluydu.

Bir alçaklık örneği olarak, kapatılan Milli Selamet Partisi’nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın düzenlediği basın toplantısı sonrasında yaşananları anlatacağım.

Erbakan’ın siyasi yasakları devam ediyordu etmesine ama 1985’te bir basın toplantısı düzenleyeceğini duyurulmuştu. Basın toplantısında o zamanlar çok da yaygın olmayan akreditasyon sistemi uygulanmıştı.

Yani gazeteler basın toplantısını hangi muhabirlerin izleyeceğini önceden bildirmişti. Toplantı yanlış anımsamıyorsam Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin konferans salonundaydı ve o nedenle gazeteye çok yakındı. Şef beni de toplantının bulunduğu salona gönderdi. Şimdi çok iyi anımsamıyorum ama ya film kasetlerini almak ya da yeni kaset götürmek içindi. Salonun kapısına gittiğimde bir itişme yaşandığını gördüm. Toplantıda olanların bundan haberi bile yoktu. Kısa sürede ne olduğu anlaşıldı. Meğer sivil polisler ve MİT elemanları kendilerine gazeteci süsü verip toplantıyı izlemek istemişler ancak akredite olmadıkları için içeri alınmamışlardı.

Açıkçası MİT ve Emniyet Erbakan’ın basın toplantısını atlamış ve neler konuştuğunu öğrenememişti. “Çok salaklarmış” dedim içimden ve gazeteye döndüm.

Çok geçmeden gazeteye dört beş kişilik bir grup geldi. Kara gözlüklü, buyurgan tiplerdi. Hemen şefin odasına girdiler. Oradan çıkıp Rıfkı Kadam’ın odasına geldiler. Ellerinde kasetler vardı. Hemen kayıt yapmaya başladılar.

Evet, doğru tahmin ettiniz. Erbakan’ın basın toplantısını Emniyet ve MİT izleyememişti belki ama Hürriyet izlemişti. Hemen kasetler kopyalanıp teslim ediliverirdi. Tasalanmaya gerek yoktu yani.

Bu olay, karanlık bir sahne olarak aklımda yer etti. Gazetecilikle muhbirlik arasındaki kalın çizgi işte tam olarak böyle belirsiz bir hale geliveriyordu.

O gün tanık olduklarım bizzat gazete yönetiminin rızası ile gerçekleşmişti. Ama bazı polis muhabirlerine ise gazeteci demeye bin şahit bile yetmeyebilirdi. Mesela Hürriyet’in istihbarat servisindeki iki çalışanın durumu tam olarak böyleydi. Adlarını bugün bile anmak istemediğim bu kişiler gazeteye pek uğramazlar, ama Emniyet binalarından da çıkmazlardı.

Tanık olabildiğim kadarıyla şeflerin, müdürlerin kirli işlerini de bunlar görürdü.

Pasaport mu lazım oldu? Ehliyetin süresi mi doldu? Tanıdıklardan birisi trafik kazasına ya da kavgaya mı karıştı? İşleri haber yapmak olması gereken bu kişiler, böylesi durumlarda devreye girip meseleyi çözerlerdi.

Haber de yaparlardı elbette. Polis ne istiyorsa onu yazarlardı. Hürriyet de bu yazılanların noktasına, virgülüne bile dokunmadan yayımlardı. Sanki Hürriyet’in şef, müdür takımıyla polis arasında kurulmuş olan denge, bu iki kişi üzerinden yürüyordu.

Her ikisi de kafasına göre takılır, maaşlarını tıkır tıkır alır, pek ortalarda görünmez ama göründükleri zaman da ortamın sahibiymiş gibi davranırlardı. 

Her ikisinin de cebinde sarı basın kartı vardı ama doğrusunu söylemek gerekirse onlara polis rozeti yakışırdı.

Gözaltına alındım, Hürriyet'e manşet oldum

Nitekim 1987’de gözaltına alındığımda hakkımda uydurdukları Hürriyet’e manşet olmuştu. Ben de tutuklanıp cezaevine girdikten sonra ilk iş şefe mektup yazmış ve hakkımda polisin uydurduğu yalanları gerçekmiş gibi aktaran bu iki pisliği teşhir etmiştim.

Şef tabii haberi düzeltmedi ama ilk duruşmama Hürriyet İstihbarat servisinde nispeten kendime daha yakın hissettiğim bir adliye muhabirini göndermiş ve bir de selam iletmişti. Ayrıca Hürriyet, yargılandığım süre boyunca bir daha aleyhimde haber yapmadı.

Bir gün polis muhabirlerinden biriyle Sirkeci’deki İkinci Şube’ye gittiğimizde her ikisini de polislerle muhabbet ederken görmüştüm. Beraber gittiğimiz muhabirin de polis merkezinde komiser gibi davranan bu iki kişiye özendiğine hiç kuşku yoktu. Çünkü polislerle girdiği ilişki, deyim yerindeyse “enseye tokat” kıvamındaydı.

Sirkeci’deki İkinci Şube Sansaryan Han olarak da biliniyordu. Çok arkadaşımız orada son derece ağır işkencelere maruz kalmıştı. Koridorlarda gezinirken hep bunu düşündüm. Gazeteye döndüğümde yüzüm bir hayli düşüktü. Şef polislerle temas etmekten hoşlanmadığımı hissediyordu. Beni yanına çağırdı, artık belediye haberleriyle ilgileneceğimi söyledi. Sevindim önce ama belediye muhabirliğinin de pek matah bir şey olmadığını kısa süre içinde anlayacaktım.

Belki aklınızdan, buna da iş beğendiremiyoruz gibi cümle geçmiştir. O yüzden neler olup bittiğini hemen anlatmak istiyorum.

O yıl İstanbul’da neredeyse bütün belediyelerin başkanları ANAP’lıydı. Zaten hepi topu üç partinin seçimlere katılmasına izin verilmiş, dört eğilimi birleştirdiğini iddia eden Özal ortalığı silip süpürmüş, üstelik düne kadar MHP’li olanları da ANAP’tan belediye başkanı seçtirmişti.

Hemen bütün gazeteler Cağaloğlu’nda olduğu için etkinlik düzenleyecek olan belediye bir minibüs gönderir ve haberi izleyecek gazeteciler bu minibüse doluşurdu. Mesela Sarıyer Belediyesi deniz temizliği yapar, birkaç kare fotoğraf çekince gazetenin İstanbul baskısına girerdi. Ya da Bakırköy Belediyesi kültürel bir faaliyet organize eder, gazetede boşluk varsa bir resim altı haber şeklinde konulurdu. Kısacası belediyelerden pek büyük bir haber çıkmazdı ama yine de bu, sabahtan akşama kadar gazetede oturmaktan iyiydi.

Bir gün Beşiktaş Belediyesi’nin düzenlediği çöp toplama çalışmasını izlemek üzere yola çıktık. Belediye Başkanı Mümtaz Kola idi. Geçmişinin MHP’li olduğunu öğrenmiştim. Mesafeyi koruyarak o günü tamamlamaya niyetliydim. Üç muhabir bir araba hesabıyla belediye araçlarından konvoy oluşturdular. Belediye başkanının ise yanılmıyorsam siyah Mercedes bir makam aracı vardı ve o da hazır olunca yola çıktık. Belediyeye yeni alınan çöp kamyonları da konvoyun peşinden geliyordu.

Birkaç yerde duruldu, çöp toplama pozları verildi. Mümtaz Kola çöp topluyormuş gibi şirinlikler yaptı. Ardından tekrar yola çıkıldı. Öğle saati herkes acıkmış olmalıydı. Bir restorana girildi, kebap filan yendi. Sonra tekrar yola çıkıldı. Bu kez yıllar içinde bütün Türkiye tarafından tanınacak olan Karanfilköy ve Küçük Armutlu’daydık.

Konvoyu gören halk yola çıkmıştı. Öylece geçişimizi izliyorlardı. Evlerin kapılarındaki çarpı işaretleri dikkatimi çekmişti. Yolun kenarında birikmiş insanlara sormak istedim ve şoföre yavaşlamasını söyledim. Konvoyun en önündeki araç tesadüf bu ya bizimkiydi. Bizim araç yavaşlayınca bütün konvoy yavaşladı. Biz yavaşlayınca yolun kenarında bekleyen insanlar hareketlendi. Biz durduk, halk yürüdü. Kapıyı açtım, “nedir bu kapılardaki çarpı işaretleri?” diye sormamla etrafımızı çevirdiler.

Fatih Sultan Köprüsü’nün temeli atılmış ama henüz yapımına başlanmamıştı. Çevre yolunun nereden geçeceği belli olmuş ve pek çok insanın evi istimlak edilmiş ya da zaten hazine arazisi içinde bulundukları için yıkım kararı alınmıştı. İşte kapılarında ya da duvarlarına çarpı işareti konulan evler yıkılacak olanlardı. O kadar bağırış çağırış arasında bunu anlayabilmiştim.

Bir köprü, bu insanların bin bir emekle yaptıkları evlerini başlarına yıkacak, hepsi sokağa atılacak, evsiz kalacaklardı. İsyan etmesinler de ne yapsalardı?

Üstelik dertlerini anlatabilecekleri, onlarla muhatap olabilecek yetkili kişi de ayaklarına kadar gelmişti ama bundan haberleri yoktu. Elimle siyah Mercedes aracı işaret edip, “İşte” dedim: “Belediye Başkanı Mümtaz Kola şu aracın içinde. Gidin derdinizi ona anlatın, belki bir çözüm bulur.” 

Halk bizim aracın önünden çekildi, belediye başkanının aracına doğru yöneldi. Mümtaz Kola dert anlatmaya çalışan insanlardan korkmuş, bana dönüp “Provokasyon yapıyorsun, provokasyon yapıyorsun, açın şu yolu” diye bağırmaya başlamıştı.

Ben elimde fotoğraf makinesi üst üste deklanşöre basıyordum. İnanılmaz bir manzaraydı. Başkanın yüzü kireç gibi olmuş, halktan nasıl kurtulacağını bilemez halde oradan uzaklaşmaya çalışıyordu.

Bir çöp toplama gösterisi, birden bire muhteşem bir habere dönüşmüştü. Diğer muhabirler de fırsatı kaçırmıyor, onlar da sürekli fotoğraf çekiyorlardı.

Halk siyah Mercedes’in etrafını çevirdi. Mümtaz Kola aracın içine kaçıp camları kapattı. Araç hareket edip kaldırıma çıktı. Halk peşinden geldi. Birkaç manevra sonrasında siyah Mercedes diğer araçları sollamayı başardı. Siyah Mercedes hareket ettikçe toplanan insanlar da dalgalandı ve nihayetinde büyük bir uğultu halinde yuhhhh sesleri duyuldu.

Birkaç kare daha fotoğraf çekip biz de ayrıldık. Program erken bitirildi, belediyeye döndük. Başkan muhabirlerden kimseyle görüşmedi. Hepimiz gazetelerimize döndük. Filmleri banyo yapılıp tab edilsin diye teslim ettim. Haberi hızla yazıp şefe götürdüm. Manalı bir bakış attı yüzüme ve “Galiba bazı olaylar olmuş, Mümtaz bey aradı” dedi. Başka bir şey demedi. Ertesi sabah gazeteyi açıp baktım, sayfaları tek tek inceledim ama ne o müthiş fotoğraflardan bir enstantane ne de yazdığım haberden bir satır görebildim.

Bu, yumurta haberinden sonra yaşadığım ikinci sansürdü. Diğer gazeteler büyük ya da küçük haberi fotoğraflı olarak değerlendirmişlerdi. Sadece Hürriyet’te yoktu. Çünkü Hürriyet şimdi olduğu gibi o zaman da yoksula, gecekondu insanına, sistemin itip kaktığı kim varsa hiçbirine değer vermezdi.

Daha anlatacak çok hikâye olsa da bence bu dönemin bahsini kapatma zamanı geldi.

Daha önce de söylediğim gibi, altı ay civarında havasını solumuş olsam da sonrasında Hürriyet’in mesleki manada bana çok şeyler kattığını düşündüm.

Mesela polis muhabirliği ile polis muhbirliği arasında kalın bir çizgi bulunması gerektiğini bilmem yetmiyordu. O vıcık vıcık ilişkilere tanıklık ederek emin oldum.

Aldığı bilgiyi halkı aydınlatmak için kullanan gazetecinin polisle arasındaki mesafeyi üzerine bulaşmayacak bir uzaklığa doğru itmesi şarttı.

Sadece polisle değil, resmi ve gayri resmi bütün haber kaynaklarıyla mesafe korunmalıydı. Eğer gazeteci bu mesafeyi korumayı başaramazsa gazeteci olamazdı.

Mesela Hürriyet’te işin alfabesi gibi anlatılanın aksine fihristini, telefon numarasını, tanıdığı yetkiliyi paylaşmanın doğru olduğunu düşünüyordum. Zaman beni haklı çıkardı. Telefon fihristleri, gazeteci derneklerinin meslektaşlarına hizmet için bastırılan kitapçıklara dönüştü.

Gerçeğin kamuya mümkün olduğunca yaygın bir biçimde iletilmesi esas olandı. Gerçeği gizleyenden, aktarırken azaltandan ya da çarpıtandan gazeteci olmazdı. 

Mesela sansür cunta nedeniyle zaten vardı ama oto sansürün pek fena bir şey olduğuna da bizzat Hürriyet’te tanık olmuştum. Bildiğini kamuoyundan gizleyen, aman başıma bir şey gelmesin diye düşünerek yazacağı bilgiyi eksiltenden ya da sansürleyenden de gazeteci olamazdı, olmamalıydı.

Mesela Hürriyet’teki zorlamaların aksine gazetecilik güzel kıyafetlerle değil, akıl ve zekâyla yapılan bir meslekti. İyi haberler yapmadıkça çok şık giyinseniz bile gazeteci olamıyordunuz.

Haber kaynağından küçük de olsa hediye kabul etmenin yanlış olduğunu mesleğe adım attığım an fark etmiş olmam yine Hürriyet sayesindeydi. Etrafımda basit çıkarlara tenezzül eden o kadar fazla insan vardı ki, bu insanların gerçeğin üzerindeki örtüyü kaldırmak gibi bir misyon yüklenebileceklerine kimse inanmazdı. Küçük hesapların, küçük çıkarların peşinde koşandan gazeteci olamazdı. Yıllar sonra PR’cılık diye türeyen meslek de tam olarak bu olunamayan gazetecilik üzerine kuruldu.

İstisnalar kuralı bozmaz. Haber kaynağıyla mesafe neredeyse hiçbir serviste yoktu. Ekonomi muhabirleri kurma oyuncaklar gibi patronların çıkarlarını gözetiyor, belediye muhabirleri belediye başkanlarına goygoy yapıyor, polis muhabirleri birer küçük muhbircikler gibi hayatlarını sürdürüyor, spor muhabirleri ise hangi takımla ilgileniyorlarsa o takımın basın sözcüsü gibi davranıyorlardı. Diplomasi muhabirleri ise “adını vermek istemeyen diplomatik kaynaklara göre” haber yazmaktan bıkmıyordu.

Öyle ki muhabirlerin böyle davranması zaten teşvik de ediliyordu ki, gazetenin üst katlarında neler yaşandığını siz düşünün.

Gazetede ömrüm çok uzun sürmediği için ne yalan söyleyeyim pek çok gözlemden de yoksun kaldım.

Şef yine bir gün odasına çağırdı ve “seni havaalanı muhabiri yapmayı düşünüyoruz. Apron kartı alman gerekecek. Güvenlik soruşturmasından geçeceksin” dedi.

Elindeki kağıdı uzattı, üzerinde gerekli belgelerin listesi vardı. Birden sıkıldığımı hissettim. Hemen odadan çıktım.

Ben ve güvenlik soruşturmasından geçmek aynı cümle içinde bile kullanılamazdı.

Ertesi gün gazeteye gelip istifamı bildirdim. Şef çok şaşırdı. Öyle ya, bana alan açmıştı ve ben bunu elimin tersiyle itiyordum.

Hiçbir şey izah etmek zorunda hissetmiyordum kendimi.

Veda edip Hürriyet’ten ayrıldım. Şimdi düşündüğümde rahat bir soluk alabilmemi biraz da buna borçlu olduğumu biliyorum. Bir fırsatı mı tepmiştim? Asla, iyi ki de Hürriyet’ten ayrılmıştım.

Şimdi çok daha net görüyorum ki, kalsaydım gazeteci olamazdım.

 

DEVAM EDECEK